KÖŞE YAZARLARI

CİZRE BENİM SOL BACAĞIM

Elim tuşlara dokunamıyor. Sormaya korkuyorum “iyi misiniz?” diye. Cevabından değil, cevabı hiç veremeyebileceğinden korku bu! ‘O telefonunun artık başında olmayabilir’in korkusu… “Kötüyüz, yaşamaya çalışıyoruz!” cevabına sevinmek…

 

26 sene önce beraber “yaşamak direnmektir” türküsünü Cizre sokaklarından Dicle’ye karşı söylediğin bir dostuna “kötü de olsa en azından hayattalarmış” diye sevinmek kadar büyük bir acıyı yaşatıyorlar bize bu günlerde.

 

İçim nelere nelere yansın daha!

 

14 yaşındaydım, babam PKK terörüne sol bacağını kurban verdiğinde. Gazi bir polisin kızıyım ben… Siz nevruzda yakılan lastikleri TV’lerden izlerken ben kokusundan boğuluyordum, evet!...

 

Ve o yıllarda (89-90-91) Cizre benim vatanımdı, etimdi, kanımdı. Ülkemin toprağıydı. Bedenimin bir parçasıydı. Avuç içi kadar bir yarasından mikrop kapmış sol bacağımdı… Mikrobu temizlemeye çalıştığımız, iyileşsin diye uğraştığımız, acısını ciğerlerimizde hissettiğimiz kanayan yaramızdı.

 

26 sene içinde sahte diplomalı katil cerrahların elinde tüm bacağı kaplayan bir kansere dönüştü. Hala yürüyor, hala benim olduğunu, bu bedenin bir parçası olduğunu söyleyen hücreleriyle kendi kanserine kendi direniyorken, birileri çıkmış “keselim, atalım!” diyor.

 

Kemik direniyor, can direniyor!

 

‘Mikrobu temizleyin, kanserli hücreleri atın!’ diyorken, tüm bir bacağın her milimini kör bir testereyle doğruyorlar.

 

Canım yanıyor! Çok yanıyor!

 

Verilen hiçbir vatan/millet/terör/şehit/bölünmezlik uyuşturucusu kesmiyor acıyı. O benim bacağım çünkü…

 

Sanal medyalardan ahkam kesenler!…

 

TV’lerden dizi arası terör izleyenler!...

 

Bölünmezlik nutukları atanlar!...

 

Anlamıyor musunuz, kendini doktor diye gösterenler, çözüm ürettiğini söyleyenler, ilaç vermeye kalkanlar, mikrobu temizlemiyor, kanseri yok etmiyor, bizim sağlıklı kalan tüm hücreleriyle birlikte bacağımızı kesiyorlar!…

 

Akıl vermeyin sakın bana! 14 yaşında tanıştı benim sağ elimin işaret parmağı G3’ün, M16’nın, kaleşin soğuk tetiği ile… Yıllar sonra meslektaşı olacağım, bir üniversitenin unvan için “ülkücülük” oynayan hocaları akademik koltuklara siyasi popolarını yerleştirirken, ben sesinden tanıyordum kurşunu, hangi silahtan atıldıysa. Her gece her gece…

 

Ve ben ülkemin yangınlarına gencecik ellerimle Dicle’den su çekmeye çalıştığım yıllarımdan sonra “ülkücü” değilim diye aldım üniversite hocalığım yıllarındaki onlarca cezayı. Öyle ya, onlar vatanı çok seviyordu, biz sevmeyendik!...

 

Oysaki ben ilk ergenliğimin kavak yelleriyle, aydınlatmalı roket atarların ışığında vedalaştım!…

 

Ve benim babam sol bacağını kaybetti bir PKK terörü çatışmasında…

 

Cizre benim sol bacağımdı!…

 

Ve şimdi, yaralarıma bakıp iğrenenleri, nefret kusanları görüyorum her TV karesinde, her sanal ortam yorumlarında… “O kadar canın yanıyorsa bunun hesabını kanserli hücrelere soracaksın, doktor olduğunu söyleyenler, canlı hücrelerini de öldürmek istiyor diye onlara kızamazsın!” diyebilen dost sohbetlerinde de…

 

“Keselim!” diyorlar, “yakalım toptan!” diyorlar. Ellerinde kendi nefretlerinin suyuyla paslandırdıkları kılıçlarıyla, benim bacağımdan bahsediyorlar irinli ağızlarıyla…

 

Ama ben nefret edemiyorum!...

 

Kanseri yenmek istiyorum, bacağım temizlensin istiyorum… Hala kemiğine kadar benim olan bacağımın bende kalmasını, köpeklere yem diye atılmamasını istiyorum…

 

İnsan nasıl nefret eder “hastalandı, yaralandı” diye kendi bacağından?

 

Canım yanıyor! İçim acıyor!...

 

Cizre benim sol bacağım!...“İyi misiniz?” diye soruyorum, “kötüyüz” bile olsa cevap, hala hayattalar diye sevinebilmek için!...

 

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR